NOOR’ UN SALONU
Ana caddede, karşı kaldırımda, üzerinde Avustralya’ya özgü oilskin ceket , yağmura dayanıklı Stockman botu ve başında Akubra tarzı keçe şapkası olan ,çantasız yürüyen bir kadını, otuz saniyeden kısa bir süreliğine görmek, savaşla ve yerinden edilme deneyimiyle şekillenmiş bir bilinç için sıradan bir karşılaşma değildir; çünkü savaş, dünyayı olduğu kadar algıyı da yeniden ölçeklendirir ve özgürlük, bu koşullar altında soyut bir idealler dizisi olmaktan çıkarak bedensel bir meseleye dönüşür: ne taşıdığın, nasıl yürüdüğün, bedenini ne ölçüde kendine ait hissedebildiğin üzerinden tanımlanan kırılgan bir imkâna. Bakan bu göz için çantasızlık, burada estetik bir tercih değil, yükten arınmışlıkla ilişkili bir durumdur ve kişi bazen başkasında gördüğü bir ayrıntı aracılığıyla, kendi içinde henüz tamamen yok olmamış bir ihtimali tanır.
Savaş uzadıkça özgürlük yalnızca mekânsal olarak değil, zihinsel ve bedensel olarak da daralır; beden alarm hâlinde yaşar, zihin sürekli hesap yapar, insan kendi bedeninde geçici bir barınak hissiyle var olmaya başlar. Tam da bu noktada güzel olmakla ilgili tüm kavramlar, savaş anlatılarında rahatsız edici bir düşünüş olarak belirir; çoğu zaman hafiflik, kaçış ya da inkârla eş tutulur. Oysa savaş koşullarında güzellik, estetik bir lüks değil, öznenin kendisiyle bağını tamamen kaybetmesini engelleyen bir iç düzenektir. Kendine bakmak, aynaya bakabilmek, bedeni yalnızca yaralanabilir ve işlevsel bir yüzey olarak görmemek, insanın hâlâ kendisiyle ilişki kurabildiğinin işaretidir.
Bu ilişkinin tarihsel sürekliliği, 1939’da, savaşın ilk günlerinde baş ağrısıyla ev işlerini yapmaya çalışan, tahliye edilen bebekleri düşünerek battaniye diken Nella Last’ın akşam üzeri neşeli bir elbise giyip makyaj yapmasında da görünür; bu eylem ne yüzeyseldir ne de gerçeklikten kopuktur, aksine savaşın kadını yalnızca dayanmakla tanımlamasına karşı sessiz bir karşı koyuştur.
Aynı karşı koyuş, bugün Gazze’de yıkılmış bir kaldırımla çevrili mavi bir çadırın içindeki hasarlı aynada da yankılanır. Noor’un Salonu’na gelen kadınlar güzelleşmek için değil, kendilerini yeniden hissedebilmek için gelirler; çünkü savaş, önce bedenle kurulan ilişkiyi parçalar ve bedeni sadece hayatta kalmaya yarayan bir araç hâline indirger. Aynaya bakmak bu yüzden zorlaşır; tanıdık olan yabancılaşır. Noor’un yavaşlığı, ellerinin ritmi, dinlediği hikâyeler, salonu bir bakım mekânından çok, bedenin sessizce geri çağrıldığı bir alana dönüştürür. Burada güzellik, suçluluk duygusuyla çevrilidir: “Bu kadar acının içinde kendimle ilgilenmeye nasıl hakkım olabilir?” sorusu sürekli dolaşır. Ancak bu sorunun altında yatan başka bir gerçek daha vardır: kendini tamamen ihmal etmek, savaşın insan üzerinde kurduğu en derin tahakküm biçimlerinden biridir. Bu nedenle güzellik, başkasının acısını inkâr etmek değil, kendi varlığını bütünüyle silmemektir. Radwa Ashour bunu “Granada Üçlemesi”nde şöyle belirtiyor; “Boğulan bir kişinin bir tahta parçasına, bir sopaya veya pipete tutunmasının nesi yanlış? Renklerinin karanlığına dayanmak için kendini renkli bir cam fener yapmanın suçu nedir?”
Benzer bir gerilim Ukrayna’da, siren sesleri eşliğinde çalışan güzellik salonlarında da hissedilir; bodrumlarda yapılan manikürler, bombardıman sırasında kesilen saçlar, yüksek sesle ilan edilen direnişler değildir, ama yine de hayatın yalnızca hayatta kalmaktan ibaret olmadığını hatırlatan küçük, bilinçli jestlerdir. Savaş, kadınları sıklıkla ya kahramanlaştırır ya da görünmez kılar; oysa gerçek deneyim bu iki uç arasında, yorgun, kırılgan ama hâlâ kendinde kalmaya çalışan bir yerde yaşanır. Kadınlar çoğu zaman ne kahraman olmak ister ne de yok sayılmak; yalnızca bedenlerinin, bakışlarının ve sessizliklerinin hâlâ kendilerine ait olmasını isterler. Bu nedenle Gazze’de bir annenin kızını Noor’un Salonuna götürmesi, İngiltere’de bir ev kadınının savaşın ilk günlerinde ruj sürmesi, Kiev’de bir kadının sirenler altında saçını kestirmesi aynı çizgide buluşur: savaşın kadını yalnızca dayanan bir varlık hâline getirmesine itiraz. Çünkü dayanmak tek başına yeterli değildir; dayanmak insanı taşlaştırabilir. Güzellik ise bu taşlaşmayı önleyen ince bir çatlak gibidir; oradan sızan şey umut değil belki, ama insan kalma ihtimalidir.
Özgürlükle güzellik arasındaki bağ da burada belirginleşir: özgürlük, büyük anlatılarda değil, küçük karşılaşmalarda, yükten arınmış bir yürüyüşte, aynaya bakabilme cesaretinde ortaya çıkar. Savaş dünyayı çirkinleştirir; asıl tehlike ise insanın kendini tamamen çirkinleşmeye bırakmasıdır. Bu nedenle güzellik, savaş koşullarında hafiflik değil, ağır bir bilincin içinden çıkan etik bir tutumdur; sessiz, gösterişsiz ama ısrarlı bir itiraz. Ve belki de bütün mesele, dünya ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın, insanın kendi yürüyüşünü kaybetmemesidir.
