Zamanın Coğrafyası Üzerine Bir Yürüyüş
Cefalù’ye vardığımda bunun sıradan bir seyahat olmayacağını hemen hissettim. Çünkü bazı yerler vardır; insan onlara gitmez, onlara denk gelir. Ben Cefalù’ye biraz yorgun, biraz düşünceli, zihni fazlasıyla dolu bir halde geldim. Belki de bu yüzden, bu küçük Sicilya kasabası bana yalnızca bir manzara değil, bir düşünme biçimi sundu.
Bir şehirle kurulan ilişkinin estetikten önce ontolojik olduğunu savunan bir düşünce şeklim var;Mekân, insanın içinde bulunduğu yer değil; insanın içinde kaldığı hâlidir.
Cefalù’de geçirdiğim günler boyunca bu cümlenin anlamı yavaş yavaş yerli yerine oturdu.Kasabanın sokaklarında yürürken, aslında bir rota izlemiyordum. Daha çok, yön duygumu askıya almıştım. Dar taş sokaklar beni nereye götürürse, oraya gitmeyi kabul etmiştim. Modern kentlerin dayattığı hız ve amaç fikri burada geçerliliğini yitiriyordu. Yavaşlık, mekânın kendini açmasına izin veren tek gerçek yöntem sanırım. Cefalù, bu yavaşlığı zorla değil, ikna ederek dayatıyordu.
Katedralin önünde uzun süre oturduğumu hatırlıyorum. Elimde ne telefon vardı ne de bir rehber kitap. Meydandaki hayat, herhangi bir gösteri sunma derdinde değildi. Çocuklar koşuyor, yaşlılar konuşuyor, turistler sessizleşiyordu. O an fark ettim ki, Cefalù’de izleyici olmak bile aktif bir eylemdi. Bakmak, burada bir tüketim biçimi değil; bir katılım hâliydi. Denizle kurduğum ilişki de benzer bir dönüşüm yarattı. Sabah erken saatlerde, henüz plaj kalabalıklaşmamışken koşmaya çıktım.Bence deniz kıyısındaki yerleşimler, insanın sınır duygusunu yeniden tanımlar; çünkü deniz, sonu olmayan tek manzaradır.
Bu sonsuzluğun içinde küçülmedim; aksine, hafifledim.La Rocca’ya tırmanışım, yolculuğun en fiziksel ama en sessiz anıydı. Nefesim hızlandıkça zihnim yavaşladı. Zirveye çıktığımda, aşağıda uzanan Cefalù’ye baktım. Evler küçük, sokaklar ince, insanlar neredeyse görünmezdi. Yukarıdan bakmak, hâkimiyet değil; geçiciliğin farkına varmak gibi
Orada, o kayalığın üzerinde, hayatımın ne kadar küçük ama aynı zamanda ne kadar yeterli olduğunu düşündüm.
Akşamları yemek yediğim küçük restoranlarda zaman neredeyse duruyordu. Menüde ne yazdığını tam olarak anlamasam da sipariş verdim; çünkü burada kontrol etme ihtiyacı anlamsızdı. Sofra, yalnızca beslenme değil, düşüncenin de mekânıydı. Yemek, kültürün en sessiz ama en kalıcı anlatım biçimi diye düşünürüm hep.Burada yediğim her lokma, bana bu kasabanın acele etmeyen ruhunu biraz daha öğretti.
Buradan ayrılırken bir şey satın almadım. Ne magnet, ne kartpostal… Çünkü Cefalù bana maddi bir hatıradan çok, zihinsel bir duruş bıraktı. Daha az plan yapma cesareti, boşluğa tahammül etme gücü ve sessizliğin bir eksiklik değil, bir imkân olduğunu hatırlatan bir deneyim.
Belki de bu yüzden Cefalù’yü bir destinasyon olarak değil, kısa süreli bir felsefi durak olarak görüyorum. Orada geçirdiğim zaman, bana şunu öğretti:
Bazı yolculuklar dünyayı görmek için değil, düşünceyi yavaşlatmak için yapılır.
