Güzellik ve Adil olmak üzerine

Başlangıçta kadınlar üzerinden ne kadar çok şey anlatmak istediğimi farkedip, konuları sıraya soktum, kendimce 9 senedir karşılaştığım, sayısını bilemediğim ama duygularını ,acılarını,sevinçlerini,endişelerini içimde hissettiğimi düşündüğüm kadınlar..İşine sımsıkı sarılmış kadınlar, yeni anne olanlar, evlenmek istemeyenler,evlilik arifesindekiler, kafası karışık olanlar, yeni boşananlar, yeni evlenenler,boşanmak istemeyenler,velayet davasında kaos içinde kalanlar,3 çocuklular,hiç çocuklular,partnerini sevemeyenler, emzirenler,bekar anneler, eşinin istediği gibi olmak isteyenler, alkolü sosyal içici başlığı altında hergün alanlar,genelde çok zayıflar,genelde kilolular,başkası hakkında çok konuşanlar,kendinden çok bahsedenler,başkalarını suçlayanlar,kendilerini suçlayanlar.. Bu insanların çoğunu yılda ortalama 4-6 kez gördüğümü düşünürsek ve her geldiklerinde eski ruh halinin yerine yenisi eklenmişse ,bu konuda çok da deneyimsiz sayılamayacağım ortada.

Onlarla konuştukça, kırışıklığın,sarkan bir yüze karşı olan tahamülsüzlüğün ,beğenilmeyen birşeylerin ,yapay görünme korkusunun ve o aceleci, bu sorunun, burada,hemen şimdi çözülmesi lazım düşüncesi altında, hep aynı şeyi farkettim. Kim olursak olalım, deneyimlerimiz tekil ama ortak bir hafızaya bağlı. Simone de Beauvoir  savunucularından mısınız bilmiyorum ama, belki de bizi bu noktaya taşıyanlardan biridir kendisi.. Beauvoir’ın vurguladığı gibi, kadın “olunan” bir kimliktir; toplumsal koşullar içinde şekillenir. Bu nedenle bir kadının sessizliği, fedakârlığı güzel görünmek istemesi ya da uyumlu görünmesi çoğu zaman kişisel bir tercih değil, tarihsel olarak öğretilmiş bir hayatta kalma stratejisidir. Farklı hayatlar yaşayan kadınlar, aynı duygusal yükleri farklı biçimlerde taşırlar: başkalarını kollama sorumluluğu, huzuru koruma görevi, kendi ihtiyaçlarını erteleme alışkanlığı. Bu yükler bireysel hikâyelerde ayrı ayrı yaşanır, ama kolektif bir deneyimin parçalarıdır.

Aynı kadınlar önce güzelliğe önem vermediğini özellikle vurgulayıp,belli bir zaman; belki birbirimizi tanımamız,önyargılarının yıkılması, belki yaş, belki diğer sebeplerden dolayı,fikrini zamanla değiştirdiğini iletiyor. İşte bu noktada sizinle konuşmak istediğim konuya geliyorum; Neden güzellik kavramı, modern düşüncede uzun süredir kuşkulu bir kavram? Hatta bunları size yazmadan önce okuduğum birkaç tez ve çalışmadan da gördüğüm,özellikle feminist teori ve eleştirel kültür çalışmaları, güzelliğin tarihsel olarak kadın bedeni üzerinde kurulan normatif ve disipline edici bir mekanizma olduğunu kanıtlarıyla göstermiş defalarca. Buna rağmen, güzelliğin hem bireysel hem toplumsal düzeyde etkisini kaybetmediği; hatta estetik müdahalelerin ve güzellik pratiklerinin giderek arttığını zaten gözlemliyorsunuz. Bu durum, güzelliğin yalnızca ideolojik bir dayatma olarak açıklanamayacağını; daha karmaşık bir arzu ve anlam yapısına işaret ettiğini düşündürür.(Cümlenin başında, inanın cümlenin nasıl biteceğini bilmiyordum ,çünkü konu çok derin,ama noktayı koyduğumda tam olarak bu! dedim, rahatlayabiliriz.)

Belki de çoğumuzun endişesi ne?; Güzel olan bir şey, dikkati hemen yakalar; fakat ardından, kişinin yargılarını sürekli yeniden sınamaya sevk eder ve çoğu zaman, kişinin yanılmış olduğunu fark etmesine yol açar. Evet güzel olan ,zihni doldurur ama aynı zamanda onu, kendisinin ötesinde bir şeyi aramaya davet eder: daha büyük olanı ya da onunla aynı ölçekte olanı, onunla ilişkiye girecek olanı.Sonra yine düşünceler uyuşmaya başlar; güzellik, bir emsal arayışını başlatır; bu arayış da daha önceki bir emsalin arayışını doğurur ve zihin geriye doğru yol almaya devam eder; sonunda hiçbir emsali olmayan bir şeye ulaşır — ki bu pekâlâ ölümsüz olan şey olabilir.

Ne diyorsun Sevil? Şöyle düşün; aynı sanatçılar gibi filozoflar ve hem Eski hem de Yeni Dünya’nın ilahiyatçıları için de güzellik hakikatle bağlantılıdır. Güzel olan, hakikatle aynı safta yer alır; çünkü hakikat ölümsüz alanda barınır. Ancak bu ilişkilendirmenin tek temeli bu olsaydı, bugün ölümsüz bir alanın varlığından kuşku duyan birçok kişi, güzellik ile hakikatin birbirleriyle hiçbir ilgisi olmadığı sonucuna varmak zorunda kalabilirdi. Aslında tüm bu karmaşada neden herkesin ‘Güzel’ e yöneldiğini ‘ hayır ben yönelmiyorum; deseniz de öyle olmadığımızı anlatmak istiyorum.

Güzel olan, neredeyse hiçbir çaba gerektirmeden, bizi kanaat denen zihinsel olayla tanıştırır; ve bu zihinsel durum öylesine haz vericidir ki, bundan sonra insan kalıcı kanaat kaynaklarını bulmak için emek vermeye, mücadele etmeye, dünyayla boğuşmaya razı olur — hakikati bulmak için.İşte o noktada akıllarımız, kıskançlıklarımız, korkularımız,travmalarımız yani tüm bu algılar iç içe geçer, o nedenle bu bilinç düzeyinde nefret ve önyargı başlar.

Peki Homer haklı değil mi? güzellik hayat kurtarıcı değil mi?(ya da Dante’nin La vita nuova’sındaki gibi hayat yaratıcı; Rilke’nin buyruğundaki gibi hayatı dönüştürücü:Sanırım şöyle diyordu; “Hayatını değiştirmelisin”). Ve Homer yine haklı değil miydi?: güzellik düşündürmeye sevk eder, bir örnek, bir önceki şeyi aramaya iter. Dünya böyle dönmemiş miydi?

Anlayacağınız ; klasik düşüncede güzellik, çoğu zaman aşkın bir düzenin, kozmik bir uyumun ya da hakikatin görünür yüzü olarak değerlendirilmiş hep.Ancak moderniteyle birlikte bu metafizik zemin büyük ölçüde çözülmüş; güzellik, hakikatin garantisi olmaktan çıkmıştır. Buna rağmen güzellik arzusunun ortadan kalkmaması, aksine yeni biçimler alarak sürmesi dikkat çekici değil mi?

Bu noktada ileri sürülebilecek tez şudur: Metafiziğin geri çekildiği bir dünyada güzellik, hakikate yönelme arzusunun yer değiştirmiş bir biçimi hâline gelmiştir. Artık güzellik hakikati temsil etmez; fakat hakikatin yokluğunda, ona duyulan özlemi taşımaya devam eder. Estetik pratikler bu nedenle yalnızca “güzel görünme” çabası değil, anlam üretme girişimleri olarak okunabilir belki de. Işte benim durduğum nokta tam da burası.

Şimdi kendimi de bir feminist olarak tanımlarsam; feminist teori, güzellik normlarının kadınları belirli beden formlarına zorladığını, kadın özneyi sürekli bir bakış rejimine tâbi kıldığını ve bedeni denetim altına aldığını ikna edici biçimde göstermiştir.Naomi Wolf’un “güzellik miti” olarak adlandırdığı bu yapı, kadınların özgürleşme süreçlerine paralel olarak daha incelikli baskı biçimleri üretmiştir.Ancak burada kritik bir soru ortaya çıkar: Eğer güzellik yalnızca baskıcı bir ideolojiyse, neden bu kadar güçlü bir öznel bağlılık üretmeye devam etmektedir? Feminist eleştirinin kimi zaman zorlandığı nokta, kadınların güzellik pratiklerine yönelik kendi arzularını bütünüyle “yanlış bilinç” olarak açıklama eğilimidir. Bu yaklaşım, öznenin deneyimini fazlasıyla indirgemeci bir çerçeveye sıkıştırma riskini de taşıyor.

Birçok kadın için güzellik, yalnızca erkek bakışına hitap eden bir performans değil; kendilik duygusunu toparlama, dünyada yer kaplama ve görünür olma biçimidir. Bu, güzellik normlarının politik olarak masum olduğu anlamına gelmez; fakat arzunun tek yönlü olmadığını kabul etmeyi gerektirir.
Bu noktada soru, güzelliğin tamamen reddedilip reddedilemeyeceği değil; onun nasıl yeniden düşünülmesi gerektiğidir. Güzelliği yalnızca baskı diliyle ele almak, onun dönüştürücü ve yönlendirici potansiyelini gözden kaçırır. Öte yandan güzelliği sorgusuzca yüceltmek de normatif şiddeti görünmez kılar.Belki de güzelliği, tekil ve sabit bir ideal olmaktan çıkarıp çoğul, kırılgan ve bağlamsal bir deneyim olarak düşünmek gerekir. Böyle bir yaklaşım, hem feminist eleştiriyi güçlendirir hem de güzelliğin neden hâlâ önemli olduğunu açıklamaya imkân tanır.

Güzellik, bugün hâlâ ısrarcıdır; çünkü insan hâlâ anlam arayan bir varlıktır. Ve güzellik, bütün çelişkilerine rağmen, bu arayışın en eski ve en dirençli biçimlerinden biri olmaya devam etmektedir.